Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin gerekçeye dair istinaf başvurusunun kabulüyle İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı ... Müdürlüğüne ait işyerlerinde alt işveren işçisi olarak gösterilmek suretiyle işyerinde yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmesinin kapsamı dışında tutulduğunu, emsal dosyalarda davalı ... ile alt işverenler arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğu kabul edilerek alt işveren işçilerinin toplu iş sözleşmelerinden yararlandırılmaları gerektiğinin tespitine karar verildiğini, bu kararların eldeki dava açısından kesin delil teşkil ettiğini ileri sürerek muvazaa sebebiyle davacının baştan itibaren davalı ... Müdürlüğünün işçisi olduğunun ve üyeliğinin davalıya bildirildiği tarihten itibaren işyerinde yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmelerinden yararlandırılması gerektiğinin tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; emsal kararların eldeki davaya dayanak teşkil etmesinin hukuken mümkün olmadığını, bu hususun Yargıtay tarafından da kabul edildiğini, müvekkili ile alt işverenler arasındaki ilişkinin muvazaalı olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesi'nin 02.11.2023 tarihli ve 2021/87 Esas, 2023/570 Karar sayılı kararı ile; dosya içeriği ve emsal kararlar birlikte değerlendirildiğinde muvazaa olgusunun ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesi'nin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesi'nin 20.09.2024 tarihli ve 2024/216 Esas, 2024/43 Karar sayılı kararı ile; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.10.2019 tarihli ve 2017/8-1854 Esas, 2019/1096 Karar, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 12.04.2023 tarihli ve 2023/2150 Esas, 2023/5427 Karar ile 25.01.2023 tarihli ve 2022/18826 Esas, 2023/1405 Karar sayılı kararlarında da belirtildiği üzere davacının eda davası açma olanağı varken tespit davası açmakta güncel hukuki yararının bulunmadığı dikkate alındığında davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmesi gerektiği, bu nedenle İlk Derece Mahkemesi kararı sonucu itibarıyla doğru olmakla birlikte gerekçenin düzeltilmesi gerektiği gerekçesiyle davacı vekilinin gerekçeye ilişkin istinaf başvurusunun kabulüyle İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesi'nin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...Uyuşmazlık, öncelikle davacının somut tespit davasını açmakta davacının hukuki yararının bulunup bulunmadığı, asıl işveren alt işveren ilişkisinin kanuna uygun kurulup kurulmadığı ve muvazaaya dayanıp dayanmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Mahkemeden istenilen hukuki korunmaya göre davalar; eda davaları, tespit davaları ve inşai davalar olarak ayrılmaktadır. Eda davalarında, bir şeyin yapılması, bir şeyin verilmesi veya bir şey yapılmaması istenmekte iken; inşai ( yenilik doğuran ) davalar ile de var olan bir hukuki durumun değiştirilmesi, kaldırılması veya yeni bir hukuki durumun yaratılması istenir. İnşai ( yenilik doğurucu ) davanın kabulüyle yeni bir hukuki durum yaratılır ve hukuksal sonuç genellikle bir yargı kararı ile doğar. Tespit davaları ise, bir hakkın veya bir hukuki ilişkinin var olup olmadığının yahut bir belgenin sahte olup olmadığının tespitine ilişkin davalardır. Tespit davası kendine özgü davalardan olup dava sonucunda verilen kararın icra ve infaz kabiliyeti yoktur.
Tespit davalarında davacının amacı, bir hak veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun veyahut içeriğinin belirlenmesi olup hak veya hukuki ilişkinin varlığı yahut yokluğu tespit davası açılabilmesi için tek başına yeterli değildir. Bundan başka, tespit davasının dinlenebilmesi için konusunu oluşturan hak veya hukuki ilişkinin var olup olmadığının Mahkemece hemen tespit edilmesinde davacının korunmaya değer güncel bir hukuki yararının bulunması gerekir.
Tespit davasının konusunun hak veya hukuki ilişki olması ve davacının tespit davası açmakta güncel hukuki yararının bulunması dava şartıdır. Açılan tespit davasında, bu iki şartın birlikte bulunup bulunmadığı, diğer dava şartlarında olduğu gibi davanın her aşamasında Mahkemece kendiliğinden gözetilmelidir. Bu şartların bulunmaması hâlinde, Mahkemece davanın esas hakkında inceleme yapılmaksızın dava şartı yokluğundan usulden reddi gerekmektedir.
Tespit davaları eda davalarının öncüsüdür; bu nedenle eda davası açılmasının mümkün olduğu hâllerde, tespit davası açılmasında hukuki yararın bulunmadığı kabul edilmektedir. Hukuki yararın bulunması dava şartı olup yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebileceği gibi hâkim tarafından da resen gözetilir. Hukuki yararın bulunmadığının tespiti hâlinde davanın 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 115. maddesine göre dava şartı yokluğu gerekçesiyle usulden reddine karar verilmelidir.
Somut uyuşmazlıkta sendika üyesi olan davacının; dava tarihinde davalı ... Müdürlüğüne ait işyerinde alt işveren işçisi olarak çalışmakta olduğu ve çalışmanın yargılama boyunca devam ettiği, açılan tespit davası sonucunda muvazaanın kabulü hâlinde davalı Kurum nezdinde alt işveren işçisi olarak çalışmaya devam eden davacının ücret ve diğer haklarının, bu tespit hükmü göz önüne alınarak belirleneceği dikkate alındığında; davacının eda davası açma olanağı varken tespit davası açmasında güncel hukuki yararının bulunmadığından söz edilemez. Bu nedenle Bölge Adliye Mahkemesince; davacının tespit davası açmasında güncel hukuki yararının bulunduğu kabul edilerek işin esasının incelenmesi gerekirken yazılı gerekçeyle hukuki yarar yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir..." gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesi'nin ilâm başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili, eldeki davanın açılmasında hukuki yararın bulunduğunu, emsal dosyalarda verilen kararlar ile muvazaa olgusunun kesinleştiğini, bu kararların bu dava yönünden kesin delil teşkil ettiği, 2013 yılında Maliye Bakanlığı ile davalı arasında yapılan görüşmeler neticesinde davalı aleyhine toplu iş sözleşmelerinden yararlanmak amacıyla dava açan işçilerin kadroya alındığını, hukuk devleti ve eşitlik ilkeleri gereği davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğini, tanık beyanları ile de muvazaa olgusunun ispat edildiğini belirterek direnme kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; muvazaa sebebiyle davacının baştan itibaren davalı ... Müdürlüğünün işçisi olduğunun ve üyeliğinin davalıya bildirildiği tarihten itibaren işyerinde yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmelerinden yararlandırılması gerektiğinin tespitinin talep edildiği somut olayda, davacının eldeki davayı açmakta güncel hukuki yararının bulunup bulunmadığı; buradan varılacak sonuca göre işin esasının incelenmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 4857 Sayılı İş Kanunu'nun 2. maddesi.
2. 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'nun 39. maddesi.
3. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun ( HMK ) 105, 1 06... ile 115. maddeleri.
2. Değerlendirme
1. Öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelere değinilmelidir.
2. Bilindiği üzere talep edilen hukuki korumaya göre davalar, tespit davası, eda davası ve inşai dava olarak üçe ayrılmaktadır. Eda ve tespit davaları sonunda verilen hükümler açıklayıcı, inşai davaların sonunda verilen hükümler ise yenilik doğurucu ( yaratıcı ) niteliktedir. Tüm dava çeşitlerinde asıl olan ise mahkemenin önce bir tespit yapmasıdır. Hâkim, davanın taraflarına talep ettikleri hukuki korumayı bu tespit işlemiyle ilk aşamada sağlayacaktır. Ancak bu tespitten sonra talep edilen hukuki korumaya göre hüküm tespit yanında edaya ya da inşaya ilişkin olabilecektir. Buradan hareketle tespitin tüm davaların özünü oluşturduğunu söylemek mümkündür ( H. Pekcanıtez, C. Simil, Medeni Usul Hukuku, C.II, 16. Baskı, İstanbul, 2025, s. 1481, 1482 ).
3. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 105. maddesinde düzenlenen eda davası, davacının mahkemeden, davalının bir şeyi vermeye, yapmaya veya yapmamaya mahkûm edilmesini talep ettiği dava türüdür.
4. Tespit davası ise hukuki ilişkide bir kaygı, güvensizlik ve endişe olan hâllerde başvurulabilecek bir araçtır. Bu dava ile hukuki ilişki hakkındaki kuşku ve tereddütler giderilebilir. Tespit davaları hakların istikrarını temin etmekle toplumsal bir yarar sağlar. Bu davanın amacı hukuki belirsizliği gidermek, yani hukuki ilişkileri taraflar açısından belirli hâle getirmekten ( hukuki belirliliği sağlamaktan ) ve bu yolla hukuki barışı sağlamaktan ibarettir ( Baki Kuru, A. C. Budak, Tespit Davaları, İkinci Baskı, İstanbul 2010, s. 68, 69 ).
5. Tespit davası HMK'nın 106. maddesinde;
“ ( 1 ) Tespit davası yoluyla, mahkemeden, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilir.
( 2 ) Tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır.
( 3 ) Maddi vakıalar, tek başlarına tespit davasının konusunu oluşturamaz.” şeklinde düzenlenmiştir.
6. Bu hükümden hareketle mahkeme tarafından tespit davasının esasına girilerek davacının talebi hakkında bir hüküm verilebilmesi için usul hukukundaki genel dava şartlarına ek olarak dava konusunun bir hakka veya hukuki ilişkiye yönelik olması ve davacının tespit davası açmakta hukuki yararının bulunması gerekmektedir.
7. Belirtmek gerekir ki, her türlü hukuki ilişki ve hakkın varlığı yahut yokluğu, tespit davasına konu edilebilir: Borç ilişkileri, aile hukuku ilişkileri, ayni haklar, miras hakkı, fikri haklar, isim hakkı gibi. Buna karşılık hukuki ilişki niteliğinde olmayıp maddi vakıadan ibaret olan ilişkilerin tespiti için açılan tespit davası dinlenmez. Yine somut bir olaya ilişkin olmayan soyut hukuki sorunların da tespit davasına konu edilmesi mümkün değildir ( Kuru, Budak, s. 81 ).
8. Bazı özel kanun hükümlerinde de tespit davasına açıkça yer verilmiş olup bu özel kanun hükümlerinden olan mülga 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 79. ve 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 86. maddelerinde sigortalıların hizmetlerinin tespitine ilişkin olarak dava açabileceği açıkça ve özel olarak düzenlendiğinden bu tür tespit davalarında kanun hükmü gereği hukuki yararın bulunduğu kabul edilir.
9. Diğer taraftan tespit davasının ikinci şartı, davacının hukuki ilişkinin hemen tespitinde hukuki yararın bulunması gerekliliğidir.
10. Medeni usûl hukukunda hukuki yarar, mahkemede bir davanın açılabilmesi için, davacının bu davayı açmakta ve mahkemeden hukuksal koruma istemekte bir çıkarının bulunması gerektiğine ilişkin ilke anlamına gelir. Davacının davayı açtığı tarih itibarıyla dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan ( korunan ) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalıdır.
11. Hukuki yarar dava şartlarından olup davacının dava açmakta hukuken korunmaya değer bir yararının bulunması gerekir. Bu şart dava konusuna ilişkin genel dava şartlarından biri olup davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi ve esas hakkında hüküm verilebilmesi için varlığı gerekli olduğundan olumlu dava şartları arasında sayılmaktadır. Bu nedenle menfaate, davanın dinlenebilmesi ( mesmu olması, kabule şayan olması ) şartı da denilmektedir ( Emel Hanağası, Davada Menfaat, Ankara 2009, s.19-21 ).
12. Nitekim HMK'nın “Dava şartları” başlıklı 114. maddesinin 1. fıkrasının ( h ) bendinde "Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması" dava şartı olarak sayılmış olup maddenin gerekçesinde de "...Maddenin birinci fıkrasının ( h ) bendinde ise davacının dava açmakta hukuki yararının bulunmasının bir dava şartı olduğu hususu açıkça vurgulanmıştır. Burada sözü edilen hukuki yarardan maksat, davacının sübjektif hakkına hukuki korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâli hazırda hukuken korunmaya değer bir yararının bulunmasıdır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için, hâli hazırda mahkeme kararına muhtaç bir konumda değilse onun hukuki yararının bulunduğundan söz etmek mümkün değildir..." yönünde açıklamalara yer verilmiştir.
13. Hemen belirtmek gerekir ki HMK'nın "Dava şartlarının incelenmesi" başlıklı 115. maddesinde ise " ( 1 ) Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler.
( 2 ) Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder.
( 3 ) Dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına girilmesinden önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, başlangıçtaki dava şartı noksanlığından ötürü, dava usulden reddedilemez." düzenlemesine yer verilmiştir.
14. Bir davada menfaat ( hukuki yarar ) ilkesinin dava şartı olarak gözetilmesinin yargılamanın amacına ve usul ekonomisi ilkesine uygun olacağı her türlü duraksamadan uzaktır.
15. Bu ilkeden hareketle bir davada hukuki yararın bulunup bulunmadığı mahkemece tarafların dava dosyasına sunduğu deliller, olay veya olgular çerçevesinde yargılamanın her aşamasında ve kendiliğinden gözetilmelidir. Böylelikle kişilerin haksız davalar açmak suretiyle dava hakkını kötüye kullanmasına karşı bir güvence de sağlanmış olmaktadır.
16. Öte yandan eda davalarında hukuki yararın varlığının asıl olduğu, bir başka ifadeyle eda davası açan davacının kural olarak hukuki yararının bulunduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla davacıdan ayrıca hukuki yararının bulunduğunu ispat etmesi beklenmez. Ancak şüphe hâlinde hukuki yararının bulunup bulunmadığı inceleme konusu yapılır ( Pekcanıtez, Simil, s. 1449, 1490, 1491 ). Tespit davası bakımından ise hukuki yararın bulunup bulunmadığı değerlendirilirken üç şartın birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.
17. Bunlardan ilki davacının bir hakkı veya hukuki durumu, güncel ( hâlihazır ) bir tehlike ile tehdit edilmiş olmalıdır. Söz konusu tehdidin genellikle davalıya ait beyanların yahut davranışların sonucu olduğu kabul edilmektedir. Aynı zamanda davacıya yönelen tehdidin barındırdığı tehlike güncel bir nitelik taşımalıdır.
18. İkincisi bu tehdit nedeniyle davacının hukuki durumu tereddüt içinde olmalı ve bu husus davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmalıdır. Daha önce de ifade edildiği gibi tespit davasına hukuki ilişkilerde yaşanan kaygı, güvensizlik ve endişe durumlarında başvurulmalıdır. Belirtmek gerekir ki, davacının hukuki durumuna ilişkin her türlü tehdit değil, ancak zarara yol açacağına kanaat getirilen bir tehdit sebebiyle tespit davası açılabilir.
19. Son olarak yalnız kesin hüküm etkisine sahip olup cebri icraya yetki vermeyen ( icraya konulamayan ) tespit hükmü, bu tehlikeyi ortadan kaldırmaya elverişli olmalıdır. Tespit davası neticesinde verilen hükümler, kesin hüküm niteliği taşımakla birlikte davacıya icra yetkisi vermez. Bu sebeple davacının hukuki belirsizliğini ortadan kaldırmak için tespit hükmünün en uygun ve en elverişli olduğu durumlarda, davacının tespit davası açmakta hukuki yararının bulunduğu sonucuna varılabilir.
20. Buna göre tespit hükmü davacının içinde bulunduğu hukuki belirsizliği gidermek için bir fayda sağlamadığında ve istenen hukuki koruma için diğer dava türlerinden birinin açılması gerekli olduğunda hukuki yarar şartının yerine getirildiği söylenemez. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 12.11.2025 tarihli ve 2024/10-444 Esas, 2025/704 Karar; 02.07.2025 tarihli ve 2024/10-545 Esas, 2025/425 Karar; 24.01.2024 tarihli ve 2022/10-1244 Esas, 2024/10 Karar sayılı kararlarında da aynı ilkeye yer verilmiştir.
21. Yukarıda da açıklandığı üzere kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında tespit davası açan davacı, eda davası ile inşai davadan farklı olarak dava açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir hukuki yararının bulunduğunu açıkça ortaya koymak zorundadır ( HMK madde 106/2. ). Bu nedenle diğer davalarda aranan hukuki yarar yanında tespit davası açan davacının, kendisi için söz konusu olan tehlike veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın ancak tespit davası ile giderilebileceğini ispat etmesi gerekir. Eğer davacı, kendisini tehdit eden tehlikenin tespit davası ile giderebileceğini ispat ederse hukuki yararın varlığından söz edilebilir. Tespit davası ile elde edilebilecek hukuki koruma başka bir yolla veya başka bir davayla sağlanabiliyorsa bu konuda tespit davası açmakta hukuki yarar bulunmamaktadır ( Pekcanıtez, Simil, s. 1508, 1509; R. A. vd., Medeni Usul Hukuku, 6. Baskı, Ankara, 2020, s.317; Süha Tanrıver, Medeni Usûl Hukuku, Cilt I Temel Kavramlar ve İlk Derece Yargılaması, 6. Bası, Ankara, 2024, s. 650 ).
22. Nitekim davacının eda davası açabileceği hâllerde tespit davası açmak hususunda kural olarak hukuki yararının bulunmadığı kabul edilmektedir. Buradaki temel gerekçe ise eda davasının tespit ve eda olmak üzere iki bölümden oluşması; eda davası sonucunda verilecek hükmün aynı zamanda bir tespit de içermesi nedeniyle aynı hak/hukuki ilişki için ayrı bir tespit davası açılmasının usul ekonomisine aykırı düşmesidir. Özetle tespit davası ile istenen, eda davası ile tamamen elde edilebiliyorsa davacının tespit davası açmakta hukuki yararının bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 28.09.2021 tarihli ve 2018/ ( 22 )9-678 Esas, 2021/1110 Karar; 14.09.2021 tarihli ve 2018/9-926 Esas, 2021/983 Karar sayılı kararlarında da aynı husus vurgulanmıştır.
23. Hemen belirtmek gerekir ki, tespit davasındaki hukuki yarar davacı için ve davalı aleyhine mevcut olması gerekmektedir. Hukuki yararın tespit davasının şartı olarak konulmasının sebebi ise tespit davası açılmasının kötüye kullanılmasına engel olmaktır ( Kuru, Budak, s. 99 ).
24. Gelinen aşamada, uyuşmazlıktaki tespit istemi asıl işveren-alt işveren arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğunun ve toplu iş sözleşmesinden yararlanılması gerektiğinin tespitine ilişkin olmakla bu konuda kısaca açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır.
25. Asıl işveren-alt işveren ilişkisi 4857 Sayılı Kanun'un "Tanımlar" başlıklı 2/6. maddesinde düzenlenmiş olup anılan madde uyarınca “...Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir”.
26. Bu hükme göre geçerli bir asıl işveren-alt işveren ilişkisinin varlığından söz edebilmek için iki ayrı işverenin olması, mal veya hizmet üretimine dair bir işin varlığı, işçilerin sadece asıl işverenden alınan iş kapsamında çalıştırılması ve tarafların muvazaalı bir ilişki içine girmemeleri gerekmektedir. Kanuna uygun biçimde asıl işveren-alt işveren ilişkisi kurulmuş ise asıl işveren, alt işveren işçilerinin Kanundan, iş sözleşmesinden ve alt işverenin taraf olduğu bir toplu iş sözleşmesi bulunması hâlinde bundan doğan yükümlülüklerden işçilere karşı alt işveren ile birlikte sorumlu olacaktır.
27. İş Kanunu'nun alt işveren ilişkisini düzenleyen maddelerinde asıl işveren-alt işveren ilişkisinin tanımı yapılmış, bazı yasak ve sınırlamalar getirilmiş, alt işverenlik ilişkisinin muvazaalı olarak kurulması hâlinde müeyyidesi ise 4857 Sayılı Kanun'un 2. maddesinde, “...Asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak çalıştırılmaya devam ettirilmesi suretiyle hakları kısıtlanamaz veya daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz. Aksi hâlde ve genel olarak asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayandığı kabul edilerek alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler. İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez” şeklinde hükme bağlanmıştır.
28. Öte yandan, toplu iş sözleşmesinden yararlanma 6356 Sayılı Kanun'un 39. maddesinde düzenlenmiş olup maddenin 2. fıkrası gereğince toplu iş sözleşmesinin imzası tarihinde taraf işçi sendikasına üye olan işçiler yürürlük tarihinden, imza tarihinden sonra üye olanlar ise üyeliklerinin taraf işçi sendikasınca işverene bildirildiği tarihten itibaren toplu iş sözleşmesinden yararlanacaktır. Toplu iş sözleşmesinin imzası sırasında taraf işçi sendikasına üye olmayanlar, sonradan işyerine girip de üye olmayanlar veya imza tarihinde taraf işçi sendikasına üye olup da ayrılanlar veya çıkarılanların toplu iş sözleşmesinden yararlanabilmeleri ise toplu iş sözleşmesinin tarafı olan işçi sendikasına dayanışma aidatı ödemelerine bağlıdır.
29. Somut olayda dava dilekçesinde, davalı ile dava dışı alt işverenler arasındaki ilişkinin muvazaaya dayandığı ileri sürülerek davacının başlangıçtan itibaren davalı ... işçisi olduğunun ve üyeliğinin davalıya bildirildiği tarihten itibaren işyerinde yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmesinden yararlanması gerektiğinin tespiti talep edilmiştir. Dava dilekçesi incelendiğinde, muvazaanın ispatına yönelik maddi vakıalar açıklanmış ise de davacının tespit davası açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararının bulunduğu, kendisi için söz konusu olan tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın ancak tespit davası ile giderilebileceği hususlarının ortaya konulmadığı anlaşılmaktadır.
30. Diğer taraftan davacının beklediği hukuki korumayı öncelikle muvazaa hususunun tespit edileceği ve toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan hak ve alacakların talep konusu yapılacağı bir eda davası açarak sağlayabileceği açıktır. Bir başka ifadeyle tespit davası ile istenen, eda davası ile tamamen elde edilebilecek durumdadır. Aksinin kabulü hâlinde davacının daha sonra hak ve alacakları için ayrı bir eda davası açması söz konusu olabileceğinden bu durumun usul ekonomisine de aykırı düşeceği ortadadır.
31. Açıklanan maddi ve hukuki olgular ışığında, davacının eldeki tespit davasını açmakta güncel hukuki yararı bulunmamaktadır. Bu itibarla, HMK'nın 114/1-h hükmünde açıkça düzenlendiği üzere davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması dava şartı olup aynı Kanun'un 115/1. maddesi gereği dava şartlarının mevcut olup olmadığı taraflarca her zaman ileri sürülebileceği gibi mahkeme de bu hususu davanın her aşamasında kendiliğinden araştıracağından Bölge Adliye Mahkemesince HMK'nın 115/2. maddesi gereği dava şartı noksanlığından davanın usulden reddine dair verilen direnme kararı yerindedir.
32. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, HMK'nın 106. maddesine göre tespit davası yoluyla bir hukuki ilişkinin varlığının belirlenmesinin talep edilebileceği, somut olayda da muvazaanın tespiti ile davacının gerçek işvereninin ve ücretinin belirleneceği, davalı ... Müdürlüğüne ait işyerinde alt işveren işçisi olarak çalışan davacı işçinin dava sonucunda elde edilecek tespit hükmü ile ayrı bir davaya gerek kalmaksızın başlangıçtan itibaren davalı işveren işçisi sayılayarak toplu iş sözleşmesinin sağladığı ücret ve diğer tüm haklardan faydalanabileceği, bu nedenle davacının dava tarihi itibarıyla çalışmasının devam edip etmediği belirlenerek davacının çalıştığının tespit edilmesi durumunda tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğundan işin esasının incelenmesi ve direnme kararının bu genişletilmiş gerekçeyle bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
33. Hâl böyle olunca Bölge Adliye Mahkemesince verilen direnme kararı onanmalıdır.
SONUÇ : Açıklanan sebeple;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,
Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin direnme kararını veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
17.12.2025 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
" K A R Ş I O Y "
1. Dava, muvazaa sebebiyle davacının iş ilişkisinin başlangıcından itibaren davalı ... Müdürlüğünün işçisi olduğunun ve üyeliğinin davalıya bildirildiği tarihten itibaren işyerinde yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmelerinden yararlandırılması gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.
2. Somut olayda, Özel Dairece oy çokluğu ile verilen bozma kararında davalı ... nezdinde alt işveren işçisi olarak çalışmaya devam eden davacının ücret ve diğer haklarının, bu tespit hükmü göz önüne alınarak belirleneceği dikkate alındığında davacının eda davası açma olanağı varken tespit davası açmasında güncel hukuki yararının bulunmadığından söz edilemeyeceğini, bu nedenle işin esasının incelenmesi gerektiği gerekçesine yer verilmiş; Bölge Adliye Mahkemesi ise davacının eda davası açma olanağı varken tespit davası açmasında güncel hukuki yararının bulunmadığından davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle direnme kararı vermiştir.
3. Özel Daire ile Bölge Adliye Mahkemesi arasındaki uyuşmazlığın davacının eldeki davayı açmakta güncel hukuki yararının bulunup bulunmadığı; buradan varılacak sonuca göre işin esasının incelenmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.
4. Bilindiği üzere medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemede bir davanın açılabilmesi için davacının bu davayı açmakta ve mahkemeden hukuksal korunma istemekte bir çıkarının bulunması gerektiğine işaret eden bir dava şartıdır ( HMK 114/1-h ).
5. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 106. maddesinde düzenlenen tespit davasının konusu bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesidir. Maddenin 2. fıkrasına göre de tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır.
6. Tespit davası açılmasında hukuki yararın varlığı ise üç unsurun gerçeklemesine bağlıdır: Davacının bir hakkı veya hukuki durumu güncel bir tehlike ile tehdit edilmiş olmalı; bu tehdit ( tehlike ) nedeniyle davacının hakkı veya hukuki durumu tereddüt içinde ( belirsiz ) olmalı ve bu husus davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmalı; yalnız kesin hüküm etkisine sahip olup ( cebri ) icraya konulamayan tespit hükmü, bu tehlikeyi ortadan kaldırmaya elverişli olmalıdır.
7. Bu aşamada eldeki dava bakımından tespit davası açılmasında hukuki yararın bulunup bulunmadığının iş hukuku yönüyle değerlendirilmesi gerekmektedir.
8. Asıl işveren- alt işveren ilişkisi 4857 Sayılı İş Kanunu'nun ( 4857 Sayılı Kanun/İş Kanunu ) “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde düzenlenmiş olup bu hükme göre, asıl işveren-alt işveren ilişkisinin varlığından söz edebilmek için iki ayrı işverenin olması, mal veya hizmet üretimine dair bir işin varlığı, işçilerin sadece asıl işverenden alınan iş kapsamında çalıştırılması ve tarafların muvazaalı bir ilişki içine girmemeleri gerekmektedir. Kanuna uygun biçimde asıl işveren-alt işveren ilişkisi kurulmuş ise asıl işveren; alt işveren işçilerinin Kanundan, iş sözleşmesinden ve alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesi bulunması hâlinde bundan doğan yükümlülüklerden alt işveren işçilerine karşı alt işveren ile birlikte sorumlu olacaktır.
9. İş Kanunu'nun alt işveren ilişkisini düzenleyen maddelerinde asıl işveren-alt işveren ilişkisinin tanımı yapılmış, bazı yasak ve sınırlamalar getirilmiş ve bu yasak ve sınırlamalar ile genel olarak muvazaa hâllerinde bu işçilerin başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçileri sayılacağı hükme bağlanmıştır.
10. Hemen belirtmek gerekir ki, alt işveren ilişkisinin hukuka aykırı bulunması bireysel iş ilişkisi, toplu iş ilişkisi ve sosyal güvenlik hukuku gibi alanlarda önemli sonuçlar doğurmaktadır.
11. Somut olayda, davalı ... tarafından ihale kapsamında alt işverenlere verilen iş kapsamında çalışmakta olan davacılar bakımından gerçek işverenin belirlenmesi, işçinin hangi işverene karşı iş görme borcu ve sadakat yükümünü ifa edeceğinin tespiti bakımından önemli olduğu gibi işverenin de işçiyi gözetme borcunun yerine getirilmesi noktasında da gereklidir. İşçinin ücretinin ve eklerinin mevzuata uygun şekilde ödenmesi, eşit davranma borcunun gözetilmesi, iş sözleşmesi veya ücret hesap pusulası düzenlenmesi, çalışma sürelerinin belirlenmesi, Anayasal dinlenme haklarının kullandırılması noktalarında işçinin gerçek işvereninin kim olduğunu bilmesinde hukuki yarararının bulunduğu açıktır. Diğer taraftan işverenin yasal yükümlülüklere aykırılığı hâlinde uygulanacak hukuki ve idari yaptırımların muhatabının belirlenmesi açısından da gerçek işverenin tespiti önemlidir.
12. İşçinin en temel hakkı olan ücretin tespiti de gerçek işverenin belirlenmesine bağlıdır. Bu itibarla işçinin eda davası açma hakkı bir yana iş ilişkisinin devamı sırasında işveren yükümlülüklerinin saptanması açısından da tespit isteğinde hukuki menfaati bulunmaktadır.
13. Öte yandan işçinin çalıştığı sırada gerçek işverenin tespiti, Anayasal sendikal haklarının kullanılması açısından da önem taşımaktadır. Somut olayda da davacı işçiler muvazaa nedeniyle başlangıçtan itibaren davalı ... işçisi olduklarının tespiti ile davalı tarafından işyerinde yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmelerinin kapsamı dışında tutulduklarını ileri sürerek üyeliklerinin davalıya bildirildiği tarihten itibaren toplu iş sözleşmelerinden yararlandırılmaları gerektiğinin tespitini talep etmişlerdir. Bu anlamda olmak üzere gerçek işverenin kim olduğunun belirlenmesi ile davacıların toplu iş sözleşmelerinden yararlanması mümkün hâle gelebilecektir. Bu dava sonucunda elde edilecek tespit ile ayrı bir davaya gerek kalmaksızın davacılar başlangıçtan itibaren davalı işçisi sayılarak bu tespitin sağladığı ücret ve diğer tüm haklardan faydalanabilecektir.
14. Öte yandan, işçinin çalıştığı sırada açabileceği davada alt işverenlik ilişkisinin muvazaaya dayandığının tespitini talep etmesi vazgeçilmesi mümkün olmayan sosyal güvenlik haklarını da ilgilendirmektedir. Zira yapılacak tespite göre gerçek işveren tarafından işçinin sosyal güvenlik primlerinin ödenmesi gerekmekte ve bu konudaki yaptırımların muhatabı ise gerçek işveren olmaktadır.
15. Bu noktada ifade etmek gerekir ki, buradaki temel koşul, davacı işçilerin iş sözleşmelerinin sona ermemiş oluşu ve işyerinde çalışmaya devam etmeleridir. İş ilişkisinin sona ermesinin ardından açılacak tespit davasında hukuki menfaatin bulunmadığı ve eda davası açılması gerektiği sonucuna ulaşılması mümkün olduğundan belirtilen husus kesin bir şekilde ortaya konularak sonuca gidilmelidir.
16. Açıklanan maddi ve hukuki olgulara göre davanın açıldığı tarihte iş sözleşmesinin devam edip etmediği hususu gözetilerek işyerinde çalışan davacı işçiler bakımından eldeki davanın açılmasında hukuki yararın bulunduğu ve işin esasına girilmesi gerektiği açıktır.
17. Bu itibarla, Özel Daire bozma kararında ve yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerle bozma kararı usul ve yasaya uygun olup direnme kararının bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan Sayın Çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
" K A R Ş I O Y "
Dava, alt işveren emrinde çalışan işçinin asıl işverenin işçisi olduğunun tespitine ilişkindir.
Bölge Adliye Mahkemesince dava, hukuki yarar yokluğu nedeniyle dava şartı eksikliğinden reddedilmiştir.
Özel Dairece bu karar oy çokluğu ile bozulmuş, BAM tarafından önceki kararda ısrar edilmiştir.
Çözümlenmesi gereken husus, davacının bu davayı açmakta hukuki menfaatinin bulunup bulunmadığıdır.
Bilindiği üzere tespit davası 6100 Sayılı HMK'nın 106. maddesiyle düzenlenmiş, “Tespit davası yoluyla, mahkemeden, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilir” hükmü getirilmiştir.
Eda davası ise yine aynı Yasa'nın 105. maddesiyle “Eda davası yoluyla mahkemeden, davalının, bir şeyi vermeye veya yapmaya yahut yapmamaya mahkum edilmesi talep edilir” şeklinde düzenlenmiştir.
Şüphesiz, hukuki menfaat dava şartıdır ve resen incelenmelidir.
Eldeki somut davada işçi, asıl işverenin işçisi olduğunu tespit ettirdiği zaman, asıl işverenin işçisi olup TİS'nin verdiği haklardan istifade edecektir. Yukarıda 105. maddede de belirtildiği üzere eda davası için davalının bir şeyi vermesinin veya yapmasının istenmesi gerekecektir. İşçinin daha işe başlar başlamaz asıl işverenden her hangi bir alacak hakkı doğmadan da bu tespiti istemekte hukuki menfaati bulunmaktadır. Zira daha işin başında dahi TİS'nin verdiği haklardan istifade etmek istemesinden daha doğal bir şey olamaz. İşçinin asıl işverenden herhangi bir alacağının bulunmadığı durumlarda eda davası açması hâlinde davası redde mahkûm olacaktır. Ne var ki asıl işveren ile arasında işçi-işveren ilişkisi bulunduğunun tespiti talebi ise Kanun metninde açıkça tarifini bulan “hukuki ilişkinin varlığının tespiti” niteliğindedir.
Açıklanan bu nedenlerle ve Özel Dairenin bozma ilâmında belirtilen gerekçelerle kararın bozulması gerekirken onanması yönünde oluşan sayın çoğunluk görüşüne katılmıyorum.



